Geçen yazıyı tek bir soruyla bitirmiştim: Sizin okulunuzda çocuklar öğle arası ne yiyor?
Soruyu sormak kolaydı da, gelen cevapların ağırlığı hiç öyle olmadı. Bugün doğrudan bir okul binasında değilim; 2011 Eylül’ünden 2026 Ağustos’una kadar okullarda geçen çalışma hayatımı artık BAYETAV Vakfı’nın eğitim çalışmaları alanında sürdürüyorum. Ama insanın aklı da, kulağı da sahadan bir günde kopmuyor. Soruya yanıtlar gecikmedi; hâlâ okul koridorlarında nöbet tutan, öğretmenler odasında nefeslenmeye çalışan meslektaşlarımdan gelen mesajlarda, çalışma arkadaşlarımla yaptığım sohbetlerde o çaresizliğin ne anlama geldiğini sahayı bilen herkesin çok iyi anladığını gördüm.
Okul rehberlik servisinde başlayan o on beş yıllık okul mesaisinde önce önünüze konan dosyalara, envanterlere, sınav sonuçlarına bakmayı öğrenirsiniz. Zamanla bambaşka bir görme biçimi yerleşir insanın gözüne. Çocuğun bakışındaki sönüklüğü, teninin rengindeki o donuk sarılığı, öğle zili çaldığında sınıfta beliren o tuhaf, çekingen sessizliği okumaya başlarsınız. Gözünüz gayriihtiyari sıraların altına kayar: Çantanın yan gözünde çeyrek somun kuru ekmek ya da en ucuzundan bir paket tuzlu bisküvi duruyordur. Kimi çantaların fermuarı ise sabahtan akşama kadar hiç açılmaz. Zil çaldığında kantin sırasına girmeye yüzü olmayan, tuvaletteki musluktan karnını suyla şişirip derse dönen çocuklarla dolu bu memleket. Üçüncü dersten sonra başını sıraya gömüp kalanlar… Bir keresinde bir öğrencim yanıma gelip çekine çekine "Hocam, karnım çok ağrıyor" demişti. Biraz deşince o acıtan gerçek çıktı altından; Sabahtan beri tek bir lokma girmemiş midesine.
Biz bu çocuklara sınıflarda ne kadar kolay etiket yapıştırıyoruz: "Derse ilgisiz.", "Dikkat dağınıklığı var.", "Motivasyonu düşük."... Oysa o sırada o çocuğun zihni tahtadaki matematik formülüyle falan uğraşmıyor; hızla çakılan kan şekeriyle, midesinin kazıntısıyla ve yan sıradakine hissettirmemeye çalıştığı o ağır mahcubiyetle boğuşuyor.
Meslek hayatım boyunca devlet okulunun da sivil toplumun da özel okulun da koridorlarından geçtim. Sofralar arasındaki uçurumu bizzat gördüm. Bir tarafta diyetisyenlerin kalorisini gramı gramına hesapladığı, porselen tabaklarda üç kap sıcak yemeğin, meyvenin, ikindi atıştırmalığının sunulduğu yemekhaneler; diğer tarafta kantin camına burnunu dayayıp cebindeki kırışık kâğıt parayı, bozuklukları utana sıkıla sayan çocuklar. Üstelik bu mesele sadece özel-devlet tezadı da değil. Devletin kendi okulları arasındaki makas da akıl almaz boyutlarda. Bir yanda veli profili güçlü, okul aile birliğinin imkânlarıyla donatılmış pırıl pırıl bir okul; öbür yanda kentin çeperinde temiz içme suyunun bile lüks sayıldığı, musluklarından pas kokusu gelen binalar.
Devlet, kendi mührünü bastığı bir dersliğin kapısından içeri adım atan her çocuğa en azından karnını sağlıklı doyurabileceği bir standart sağlamak zorunda. Eğitimin kamusal niteliği tam olarak burada başlar. Zengin bir ailenin çocuğuyla asgari ücretle ev geçindirmeye çalışan ailenin çocuğu, o okul bahçesinden içeri girdikleri andan itibaren aynı tabağa kaşık sallayabilmeli, aynı temiz suya eşit erişebilmeli. Bunun ötesindeki her laf, sadece durumu idare etmektir.
Çalışmalarını heyecanla takip ettiğim gıda mühendisi ve halk sağlığı uzmanı Bülent Şık'tan eğitimle gıda hakkı arasındaki bağı doğrudan dinleme şansım da oldu. Çocuk beslenmesini sahadaki gerçekliğiyle ele aldığınızda, sınıfta karşılaşılan o manzaraların arkasındaki biyolojik facia çok daha net görünüyor. Şık’ın kaleme aldığı "Gizli Açlık – Çocuklara Okulda Ücretsiz Bir Öğün" raporu, meselenin sadece karın doyurmak olmadığını tokat gibi çarpıyor yüzümüze. Gizli açlık; çocuğun bir şekilde kalori alması ama büyümesi, kemik gelişimi ve zihinsel fonksiyonları için şart olan proteinden, demirden, çinkodan, temel vitaminlerden yoksun kalması demek. Sabah çocuğun eline tutuşturulan ucuz, yağlı bir poğaça onun midesini doldurabilir, birkaç saat tok da hissettirebilir. Ama o beyin biyolojik olarak aç kalmaya devam eder. Mikro besin yetersizliği doğrudan anemiye, algı kaybına, dikkat dağınıklığına ve nihayetinde okul terkine yol açıyor. Çocuk yaşta eksik bırakılan o demirin ya da çinkonun faturası ileride telafisi imkânsız zihinsel kayıplar olarak çıkıyor karşımıza. Bugün bir çocuktan esirgenen bir kâse sıcak çorba, aslında on yıl sonra o çocuğun hayatından, kapasitesinden ve potansiyelinden çalınmış koca bir gelecektir.
Tam da bu yüzden sivil toplumun, meslek örgütlerinin, hekimlerin ve velilerin omuz verdiği Türkiye Okul Yemeği Koalisyonu’nun mücadelesi hayati. Bu talep bir lütuf, bir ayrıcalık ya da hayırseverlik projesi değil. Ayrım gözetilmeksizin her çocuğa okulda en az bir öğün ücretsiz, sağlıklı, sıcak yemek ve güvenli içme suyu sağlanmalı. Bunu kimseye bir yardım kolisi gibi dağıtamazsınız. Okul yemeği, en az ders kitabı kadar temel bir eğitim hakkıdır. Dünyanın pek çok ülkesinde bunun bütçeden kuruşu kuruşuna karşılanmasının çok somut bir sebebi var: Çocukların aynı masaya oturup aynı yemeği yemesi, sınıfsal hiyerarşiyi okul koridorlarından siler. Çocukları biyolojik olarak eşitler, devamsızlığı kırar, okul terkini önler. Okul öncesi eğitimde bir dönem başlatılıp sonra bütçe gerekçesiyle bir gecede, sessiz sedasız geri çekilen ücretsiz sıcak yemek uygulamasını hiçbirimiz unutmadık. Tasarrufa çocukların boğazından, tabağından başlayan bir sistem, kendi geleceğinden peşinen vazgeçmiş demektir.
Biz eğitimciler seminerlerde, panellerde yapılandırmacı yaklaşımlardan, deneyimsel öğrenmeden, yeni nesil pedagojiden büyük bir hevesle bahseder dururuz. Bahsedelim, güzel. Ama karnı kazınan, kan şekeri tabana vurmuş, cebindeki delik 10 lirayı arkadaşlarından saklamaya çalışan bir çocuğa dünyanın en ileri pedagojik kuramıyla bile tek bir harf öğretemezsiniz.
Adalet, sınav sabahı her çocuğun önüne aynı optik formu dağıtıp "Hadi yarışın" demek değildir. Adalet, o masaya oturan her çocuğun biyolojik hakkını teslim etmektir. Kantin camına burnunu dayayıp cebindeki bozuklukları sayan bir çocuğun hakkını vermeyen bir okul, kapısına hangi tabelayı asarsa assın, iyi bir okul olamaz.
Gelecek hafta serinin ikinci basamağına geçiyoruz.
Çocuğun karnını doyurduk, sınıfta kendini güvende ve eşit hissetmesini sağladık diyelim. Peki ona ne öğretiyoruz?
Haftaya başlığımız: Ezberden Yaşama: Hayat Kimseye Dört Şık Sunmuyor.