Bugünlerde çocukların ajandası en
ağır beyaz yakalının ajandasından bile daha kalabalık. Artık çocuklar, dikkat
sürelerini hayli aşan ders saatleriyle uzun bir okul gününü geride bıraktıktan
sonra akşam mesaisine de kalıyor, ebeveynlerinin planladığı gelişim ve
performans odaklı kurslara koşturuyorlar. Pazartesi etüt, salı piyano, çarşamba
tenis, perşembe robotik kodlama, cuma hızlı okuma, hafta sonu tiyatro, hatta
belki vakit kalırsa en yaratıcısından bir çocuk atölyesiyle haftayı taçlandırmak…
Tonla ödevi saymıyorum bile.
Yetişkinler tarafından çocuklar
adına parsellenip her parseli için farklı bir performans beklentisi
geliştirilen bu ajandalar birdenbire ortaya çıkmadı, sadece çocuklarla ilgili
bir durum da değil. Kapitalist zaman algısında sadece var olmanın hiçbir
kıymeti yok, kişinin değeri yalnızca ne kadar ürettiği, ne kadar işe yaradığı
ve üretiminin piyasada ne kadar alıcı bulduğu ile ölçülür hâle geldi. İnsanın
kendi varlığını bir verimlilik gösterisine dönüştürmesinin arkasındaki kök
neden, basit bir hırs ya da gösteriş merakından ziyade derin bir ontolojik ve
sınıfsal güvensizlik hâli. Çünkü piyasa düzeni hiçbir başarısızlığın
sorumluluğunu almıyor, her türlü “tutunamama” öyküsünü bireylerin şahsi
beceriksizlikleri olarak pazarlıyor.
Sistem içinde kendine sağlam bir yer edinememek, yaşamını idame ettirecek maddi güvenceye sahip olamamak doğrudan kişinin kendine yeterince yatırım yapmamasına indirgendiği için ebeveynler çocuklarının “tutunabilme yarışı”nda öne geçmesini sağlama amacıyla o kurstan bu kursa koşturuyor. İyi niyetle yapılan bu hamleler, günün sonunda çocuklarda kronik yorgunluk, ebeveyne karşı gizli öfke ve “ben ancak başarılıysam sevilirim” inancı doğuruyor. Aile çocuğunu, çocuk ise kendini bir “proje” olarak görmeye başlıyor. Sevginin ve kabul görmenin başarı şartına bağlandığı bir atmosferde ise çocukların iç dünyası düşündüğümüzden daha fazla hasar alıyor.
Hâlihazırda amansız rekabet dolu
bir sisteme doğan çocuklar bir de aileleri tarafından durmadan falancanın çocuğuyla,
filancanın torunuyla kıyaslanıyor. Ebeveynler içten içe çocuklarını kendi
gerçekleşmemiş hayalleri için ikinci bir şans, gelecek için “yatırım aracı” ya
da sosyal çevrelerinde kabul görmelerini sağlayacak bir vitrin olarak görüyor.
Düşündüğümüzden çok daha sezgisel ve akıllı olan çocuklar da bu durumu
rahatlıkla fark edip içselleştiriyorlar.
Çağdaş düşünür Byung-Chul Han,
günümüz toplumunun bir "performans toplumu" (yorgunluk toplumu)
olduğunu söyler. İnsan artık başkası tarafından değil, bizzat kendisi
tarafından sömürülür, kendini devamlı olarak geliştirilmesi ve optimize
edilmesi gereken bir beşerî sermaye olarak görmeye başlar. Byung-Chul Han,
derin tefekkürün ve yaratıcılığın ancak "derin can sıkıntısı" ile
mümkün olduğunu savunur. Sıkılmayı öğrenemeyen, sürekli uyaranla beslenen
çocuk, nihayetinde eline aldığı her şeyden on saniyede sıkılır hale geliyor.
İronik bir biçimde, sıkılmasına alan açılmayan çocuklar her şeyden sıkıldıkları
bir doyumsuzluğa savruluyor.
Her saniyemizin farklı bir uyaranla işgal edildiği bugünlerde spontane yaşamak, sıkılmak, yalnızca var olarak zamanın içinde kalmak neredeyse imkânsız hâle geldi. Dinlenmeyi zaman kaybı, boş kalmayı verimsizlik, sıkılmayı ise tehdit olarak kodluyoruz artık. Pek çoğumuz en son ne zaman sıkıldığımızı hatırlamıyoruz bile. Çocukken sürekli annemin yanına gidip “çok canım sıkılıyor” demem, zihnimde çocukluğuma dair hatırladığım en berrak sahnelerden biri. Annemse genelde o sırada başka bir işle meşgul olduğundan bana canımın sıkılmasını giderecek çeşitli tavsiyeler verir, bazen de can sıkıntısının iyi olduğunu söylerdi. Can sıkıntısı gerçekten de iyiydi, çünkü beni evin halısındaki desenlerden yollar çıkarmaya, tavanda hikâyeler aramaya ya da pencerenin kenarında hayal kurmaya mecbur bırakırdı. Çocukken kurduğum en yaratıcı oyunlar, bulduğum en ilginç fikirler hep can sıkıntısından çıkıyordu.
"Can sıkıntısı, yaşantının yumurtası üzerinde kuluçkaya yatan hayal kuşudur." der Walter Benjamin. Benjamin'e göre modern hayat her anı uyaranla doldurarak deneyimi (Erfahrung) yok etmiş, yerine sadece anlık tüketilen yaşantıyı (Erlebnis) koymuştur. Rahatsız edici sıkıntı anı; derin düşüncelerin, yaratıcı fikirlerin ve yeni hayallerin geliştiği sessiz bir kuluçka dönemidir.
Zaten yetişkinlik hayatında pek
çoğumuzun sıkılma lüksü yoktu, şimdi çocuklar da sıkılma haklarını günden güne
kaybediyor. Her anları türlü etkinliklerle yapılandırılan çocuklar, özgürce
oyun kurmanın ve boş zamanın zevkinden mahrum kalıyor. Boston College'da
psikoloji profesörü olan Peter Gray, evrimsel biyoloji ve gelişim psikolojisi açısından
çocuğun boş zamana ve yapılandırılmamış oyuna muhtaç olduğunu ifade eder. Çünkü
çocuk kurslarda sadece komut almayı öğrenir, hayatla baş etmeyi ise kendi
kurduğu ve yetişkinin karışmadığı oyunda öğrenir. Yetişkin gözetimi ve komutu
olmadan kendi oyununu kuramayan, kuralını koyamayan, çatışmasını çözemeyen
çocuk; belirsizlikle baş etmeyi ve yaşamını kontrol etmeyi de öğrenemez.
Bu tablonun tam karşısında ise
bambaşka, çok daha karanlık bir uçurum duruyor. Bırakın okul çıkışı kurslarını,
doğrudan örgün eğitimin, okul kapısının dahi dışında kalan çocuklar var. Bir
tarafta performansa boğulan bir çocukluk, diğer tarafta ise doğrudan hayatta
kalma kavgasına fırlatılan bir başka çocukluk. Bu iki çocukluk deneyimi
arasındaki uçurum ise günden güne derinleşiyor. Bugün MESEM adı altında kamusal
eğitimin dışına itilen, haftanın dört günü organize sanayi sitelerinin pres
tezgâhlarına, oto tamirhanelerine teslim edilen çocuklar için okul çıkışındaki
piyano kurslarını eleştirmek kulağa en hafif tabirle “şımarıklık” olarak
gelir.
On beş yaşında çocukların iş
cinayetlerine kurban gittiği bir ülkede, aşırı yapılandırılmış serbest
zamanları eleştirmek nafile bir entelektüel egzersiz gibi gelebilir. Ama gerçek
şu ki, bir çocuğu daha on yaşında acımasız bir performans ve eleme yarışına
hapseden zeminle diğer çocuğun eline kaynak makinesini tutuşturan zemin aynı
piyasa mantığının iki ayrı yüzüdür. İkisi de çocuğu “şimdi ve burada” var olan
bir can olarak değil, geleceğe dönük bir araç, bir sermaye, kullanılabilir bir
kaynak olarak görür. Can sıkıntısı da, oyun da, güvenlik de bir avuç
ayrıcalıklının lütfu değil, bu topraklardaki istisnasız her çocuğun en doğal
kamusal hakkıdır.
Elbette önce MESEM’lerde, yoksul mahallelerde eğitime erişemeyen çocukların hakkını arayacağız, hafta sonu çocuğu hangi kursa gitse karar veremeyen ailelerle çocuğuna nitelikli eğitim için hiçbir alan açamayan aileler arasındaki derin uçurumu bıkmadan sorgulayacağız. Ama sonra da durup sormak zorundayız: Okulda tutabildiğimiz çocuklara ne yapıyoruz? Onları bitmeyen bir maratonun içine hapseden bu kurguya gerçekten razı mıyız?
Yazıda Yararlanılan Kaynaklar
Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu, çev. Samet Yalçın (İstanbul: Açılım Kitap, 2015).
Peter Gray, Free to Learn: Why Unleashing the Instinct to Play Will Make Our Children Happier, More Self-Reliant, and Better Students for Life (New York: Basic Books, 2013)
Walter Benjamin, Pasajlar, çev. Ahmet Cemal (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2001).
Walter Benjamin, Tek Yön, çev. Tevfik Turan (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2012).