Proje Çocuklar

Eğitimi Düşünmek 26 Eylül 2026 Ayçe Cansu Yaşar 42 okunma
Proje Çocuklar

Bugünlerde çocukların ajandası en ağır beyaz yakalının ajandasından bile daha kalabalık. Artık çocuklar, dikkat sürelerini hayli aşan ders saatleriyle uzun bir okul gününü geride bıraktıktan sonra akşam mesaisine de kalıyor, ebeveynlerinin planladığı gelişim ve performans odaklı kurslara koşturuyorlar. Pazartesi etüt, salı piyano, çarşamba tenis, perşembe robotik kodlama, cuma hızlı okuma, hafta sonu tiyatro, hatta belki vakit kalırsa en yaratıcısından bir çocuk atölyesiyle haftayı taçlandırmak… Tonla ödevi saymıyorum bile. 

Yetişkinler tarafından çocuklar adına parsellenip her parseli için farklı bir performans beklentisi geliştirilen bu ajandalar birdenbire ortaya çıkmadı, sadece çocuklarla ilgili bir durum da değil. Kapitalist zaman algısında sadece var olmanın hiçbir kıymeti yok, kişinin değeri yalnızca ne kadar ürettiği, ne kadar işe yaradığı ve üretiminin piyasada ne kadar alıcı bulduğu ile ölçülür hâle geldi. İnsanın kendi varlığını bir verimlilik gösterisine dönüştürmesinin arkasındaki kök neden, basit bir hırs ya da gösteriş merakından ziyade derin bir ontolojik ve sınıfsal güvensizlik hâli. Çünkü piyasa düzeni hiçbir başarısızlığın sorumluluğunu almıyor, her türlü “tutunamama” öyküsünü bireylerin şahsi beceriksizlikleri olarak pazarlıyor. 

Sistem içinde kendine sağlam bir yer edinememek, yaşamını idame ettirecek maddi güvenceye sahip olamamak doğrudan kişinin kendine yeterince yatırım yapmamasına indirgendiği için ebeveynler çocuklarının “tutunabilme yarışı”nda öne geçmesini sağlama amacıyla o kurstan bu kursa koşturuyor. İyi niyetle yapılan bu hamleler, günün sonunda çocuklarda kronik yorgunluk, ebeveyne karşı gizli öfke ve “ben ancak başarılıysam sevilirim” inancı doğuruyor. Aile çocuğunu, çocuk ise kendini bir “proje” olarak görmeye başlıyor.  Sevginin ve kabul görmenin başarı şartına bağlandığı bir atmosferde ise çocukların iç dünyası düşündüğümüzden daha fazla hasar alıyor. 

Hâlihazırda amansız rekabet dolu bir sisteme doğan çocuklar bir de aileleri tarafından durmadan falancanın çocuğuyla, filancanın torunuyla kıyaslanıyor. Ebeveynler içten içe çocuklarını kendi gerçekleşmemiş hayalleri için ikinci bir şans, gelecek için “yatırım aracı” ya da sosyal çevrelerinde kabul görmelerini sağlayacak bir vitrin olarak görüyor. Düşündüğümüzden çok daha sezgisel ve akıllı olan çocuklar da bu durumu rahatlıkla fark edip içselleştiriyorlar. 

Çağdaş düşünür Byung-Chul Han, günümüz toplumunun bir "performans toplumu" (yorgunluk toplumu) olduğunu söyler. İnsan artık başkası tarafından değil, bizzat kendisi tarafından sömürülür, kendini devamlı olarak geliştirilmesi ve optimize edilmesi gereken bir beşerî sermaye olarak görmeye başlar. Byung-Chul Han, derin tefekkürün ve yaratıcılığın ancak "derin can sıkıntısı" ile mümkün olduğunu savunur. Sıkılmayı öğrenemeyen, sürekli uyaranla beslenen çocuk, nihayetinde eline aldığı her şeyden on saniyede sıkılır hale geliyor. İronik bir biçimde, sıkılmasına alan açılmayan çocuklar her şeyden sıkıldıkları bir doyumsuzluğa savruluyor. 

Her saniyemizin farklı bir uyaranla işgal edildiği bugünlerde spontane yaşamak, sıkılmak, yalnızca var olarak zamanın içinde kalmak neredeyse imkânsız hâle geldi. Dinlenmeyi zaman kaybı, boş kalmayı verimsizlik, sıkılmayı ise tehdit olarak kodluyoruz artık. Pek çoğumuz en son ne zaman sıkıldığımızı hatırlamıyoruz bile. Çocukken sürekli annemin yanına gidip “çok canım sıkılıyor” demem, zihnimde çocukluğuma dair hatırladığım en berrak sahnelerden biri. Annemse genelde o sırada başka bir işle meşgul olduğundan bana canımın sıkılmasını giderecek çeşitli tavsiyeler verir, bazen de can sıkıntısının iyi olduğunu söylerdi. Can sıkıntısı gerçekten de iyiydi, çünkü beni evin halısındaki desenlerden yollar çıkarmaya, tavanda hikâyeler aramaya ya da pencerenin kenarında hayal kurmaya mecbur bırakırdı. Çocukken kurduğum en yaratıcı oyunlar, bulduğum en ilginç fikirler hep can sıkıntısından çıkıyordu. 

 

"Can sıkıntısı, yaşantının yumurtası üzerinde kuluçkaya yatan hayal kuşudur." der Walter Benjamin. Benjamin'e göre modern hayat her anı uyaranla doldurarak deneyimi (Erfahrung) yok etmiş, yerine sadece anlık tüketilen yaşantıyı (Erlebnis) koymuştur. Rahatsız edici sıkıntı anı; derin düşüncelerin, yaratıcı fikirlerin ve yeni  hayallerin geliştiği sessiz bir kuluçka dönemidir.


Zaten yetişkinlik hayatında pek çoğumuzun sıkılma lüksü yoktu, şimdi çocuklar da sıkılma haklarını günden güne kaybediyor. Her anları türlü etkinliklerle yapılandırılan çocuklar, özgürce oyun kurmanın ve boş zamanın zevkinden mahrum kalıyor. Boston College'da psikoloji profesörü olan Peter Gray, evrimsel biyoloji ve gelişim psikolojisi açısından çocuğun boş zamana ve yapılandırılmamış oyuna muhtaç olduğunu ifade eder. Çünkü çocuk kurslarda sadece komut almayı öğrenir, hayatla baş etmeyi ise kendi kurduğu ve yetişkinin karışmadığı oyunda öğrenir. Yetişkin gözetimi ve komutu olmadan kendi oyununu kuramayan, kuralını koyamayan, çatışmasını çözemeyen çocuk; belirsizlikle baş etmeyi ve yaşamını kontrol etmeyi de öğrenemez. 

Bu tablonun tam karşısında ise bambaşka, çok daha karanlık bir uçurum duruyor. Bırakın okul çıkışı kurslarını, doğrudan örgün eğitimin, okul kapısının dahi dışında kalan çocuklar var. Bir tarafta performansa boğulan bir çocukluk, diğer tarafta ise doğrudan hayatta kalma kavgasına fırlatılan bir başka çocukluk. Bu iki çocukluk deneyimi arasındaki uçurum ise günden güne derinleşiyor. Bugün MESEM adı altında kamusal eğitimin dışına itilen, haftanın dört günü organize sanayi sitelerinin pres tezgâhlarına, oto tamirhanelerine teslim edilen çocuklar için okul çıkışındaki piyano kurslarını eleştirmek kulağa en hafif tabirle “şımarıklık” olarak gelir.
 

On beş yaşında çocukların iş cinayetlerine kurban gittiği bir ülkede, aşırı yapılandırılmış serbest zamanları eleştirmek nafile bir entelektüel egzersiz gibi gelebilir. Ama gerçek şu ki, bir çocuğu daha on yaşında acımasız bir performans ve eleme yarışına hapseden zeminle diğer çocuğun eline kaynak makinesini tutuşturan zemin aynı piyasa mantığının iki ayrı yüzüdür. İkisi de çocuğu “şimdi ve burada” var olan bir can olarak değil, geleceğe dönük bir araç, bir sermaye, kullanılabilir bir kaynak olarak görür. Can sıkıntısı da, oyun da, güvenlik de bir avuç ayrıcalıklının lütfu değil, bu topraklardaki istisnasız her çocuğun en doğal kamusal hakkıdır. 

Elbette önce MESEM’lerde, yoksul mahallelerde eğitime erişemeyen çocukların hakkını arayacağız, hafta sonu çocuğu hangi kursa gitse karar veremeyen ailelerle çocuğuna nitelikli eğitim için hiçbir alan açamayan aileler arasındaki derin uçurumu bıkmadan sorgulayacağız. Ama sonra da durup sormak zorundayız: Okulda tutabildiğimiz çocuklara ne yapıyoruz? Onları bitmeyen bir maratonun içine hapseden bu kurguya gerçekten razı mıyız? 

 


 

Yazıda Yararlanılan Kaynaklar

Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu, çev. Samet Yalçın (İstanbul: Açılım Kitap, 2015). 

Peter Gray, Free to Learn: Why Unleashing the Instinct to Play Will Make Our Children Happier, More Self-Reliant, and Better Students for Life (New York: Basic Books, 2013)

 Walter Benjamin, Pasajlar, çev. Ahmet Cemal (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2001). 

Walter Benjamin, Tek Yön, çev. Tevfik Turan (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2012). 

Yazar

Ayçe Cansu Yaşar

Yazarın tüm yazıları