Kapıya dikilen görevli çantadaki tüfeği belki görür; ama teneffüste aylardır tek başına duran o çocuğu göremez.
Bu köşede yazılarımı cumartesiden cumartesiye yayımlamaya özen gösteriyorum. Geçen hafta MESEM dosyasının kapısını aralamış, tezgâhla tabut arasında sıkışan çocukları bu cumartesiden itibaren etraflıca konuşacağımızı söylemiştim. Ancak bu sabah Manisa'dan gelen haber araya girmemi zorunlu kıldı. Çünkü yaşanan dehşet, haftalardır bu köşede adım adım daralttığımız çemberin tam ortasına düştü.
22 Eylül sabahı, saat sekiz sularında, Turgutlu'daki bir meslek lisesinin önünde 15 yaşında bir dokuzuncu sınıf öğrencisi, her sabah aynı kapıdan birlikte girdiği arkadaşlarına av tüfeğiyle ateş açtı. On bir çocuk yaralandı; üçü bu satırlar yazılırken yoğun bakımda hayatta kalma mücadelesi veriyor.
Ve meselenin üzerini örtemeyeceğimiz kadar acı bir ayrıntı daha var: Saldırıdan sadece bir gün önce, pazartesi günü yedi bakanlığın katılımıyla "Okul Güvenliği Protokolü" imzalanmıştı. Riskli okullara polis, bahçelere güvenlik görevlisi, dijital tehditlere karşı "bütüncül güvenlik"... Protokolün kâğıttaki mürekkebi kurumadan, okulun kapısında ilk tüfek patladı.
Bunu siyasi bir polemik üretmek için yazmıyorum. Tam tersine; bu protokolün de, baharda Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'ta dokuz cenaze kaldırdıktan sonra devreye sokulan binlerce gözaltının, kapatılan hesapların, 15 yaş sosyal medya sınırının ve kapıya dikilen özel güvenliğin neden yetmediğini ve asla yetmeyeceğini artık görmek zorundayız. Çünkü devreye sokulan her tedbir tek bir kör varsayımdan besleniyor: Şiddetin okula dışarıdan girdiği varsayımından.
Duvarla Çizilen Vicdan: "Okulun Dışında Yaşanan Olay"
Bakanlığın açıklamasında geçen bir cümle sahadaki herkesin içini cız ettirdi: "Okulun dışında yaşanan olay."
Teknik olarak doğru; saçmalar bahçe kapısının birkaç adım ötesinde dağıldı. Ama bu cümle, eğitim bürokrasisinin yıllardır sığındığı o bildik savunma hattını ele veriyor: Okulun sorumluluğu bahçe duvarıyla başlar, bahçe duvarıyla biter. Duvarın dışı emniyetin işidir, içi idarenin. Kaldırımda patlayan tüfek okulun meselesi değildir; okulun meselesi, çocuğun kapıdan girdikten sonra zil sesine ve kılık kıyafete uyup uymadığıdır.
Oysa tetiği çeken çocuk o okulun öğrencisi. Vurulan on bir çocuk o okulun öğrencisi. Namlunun çevrildiği kalabalık; her sabah aynı koridorlara sıkışan, aynı tek tip sıralarda aynı yöne bakan çocuklar.
Şiddet kaldırımda patladı ama orada doğmadı.
2011 sonbaharından bu yana on üç yıl rehber öğretmen, iki yıl da akademik koordinatör olarak; ilkokuldan liseye, devlet okulundan özele, farklı kademelerin koridorlarında çalıştım. Bu on beş yılda sınıfa dışarıdan bir şiddet paketinin "sızdığını" neredeyse hiç görmedim. Gördüğüm hep aynı çıplak hikâyeydi: Şiddet sınıfta aylarca birikir. Teneffüste, tuvalet köşesinde, sıra aralarında mayalanır. Sonra bir gün o bahçe kapısından dışarı taşar.
Rehberlik servisinin masasına "ani bir kavga" diye gelen her dosyanın altını kazıdığınızda, aylar süren bir görülmeme, yok sayılma geçmişi çıkardı. Disiplin kuruluna sevk edilen çocuğun dosyasını açın; üçüncü, dördüncü sayfada mutlaka öğretmenler kurulundan kalma bir not görürsünüz: "Daha önce de dikkat çekmişti."
Ekranı Karartmak Yangını Söndürmüyor
Pandemi sonrası okullara döndüğümüzden beri çocuklarda bir şeylerin kırıldığını hepimiz biliyoruz. Çocuklar döndü ama okul onların bıraktığı yerde kalmadı; daha da katılaştı. Sosyal becerileri azalmış, tahammülü tükenmiş, çatışmayı kelimelerle çözme becerisini ekranda unutmuş bir kuşak var karşımızda.
Hemen ardından gelen refleks ise belli: Suçluyu dışarıda aramak.
Bugün herkes suçu TikTok'a, Snapchat'e, Netflix dizilerine ve çevrimiçi oyun gruplarına atıyor. Bakanlık da bahardaki saldırıların ardından bu platformları işaret etmiş, 15 yaş altına sınır getiren düzenlemeler Resmî Gazete'de yayımlanmıştı.
Açık konuşalım: Sosyal medya şiddeti besliyor mu? Evet. Onu bir gösteriye, takipçi ve prestij nesnesine dönüştürüyor mu? Kuşkusuz. Birbirini hırpalayan çocukların videosunu WhatsApp gruplarından sildirebilmek için odamda saatlerce dil döktüğüm günleri çok iyi hatırlıyorum.
Fakat ekranları kararttığınızda o sınıfta biriken öfke buharlaşmıyor. Yangının çıktığı odada neyin tutuştuğuna bakmadan kibriti yasaklamak, olsa olsa bir sonraki alevin saatini biraz erteler. Platformu suçlamak kolay; çünkü platform dışarıda. Hesabı kapatırsınız, erişimi engellersiniz ve biter. Böylece ne müfredatı sorgulamanız gerekir, ne öğretmenin mesleki itibarını ve yaşam koşullarını giderek daha da azaltan kadro ve maaş politikasını, ne de çocukları sabahın köründe kışla nizamıyla sıraya sokan o 19. yüzyıl mimarisini.
Karanlığın Mayalandığı Yer: Anlamını Yitiren Okul
Dört haftadır bu köşede aynı sorunun etrafında dolanıyoruz. İlk yazımda sınavların çocukluğu nasıl rehin aldığını yazarak başladım:(Sınavların Gölgesinden Yaşamın Merkezine). Ardından beslenemeyen, aç karnına derse giren çocukları (Boş Beslenme Çantaları); sonra zille yönetilen o köhne yapının içinde "Ben neden buradayım?" sorusuna yanıt bulamayanları (Ezberden Yaşama) ve geçen hafta da okul ile çocuğun karşılıklı olarak birbirinden vazgeçtiği o kırılma noktasını (Çocuk Okuldan, Okul Çocuktan Vazgeçtiğinde) anlatmaya çalıştım.
Şiddet tam orada, o vazgeçişin boşluğunda türüyor.
Rakel Dink'in on dokuz yıl önce kocasının cenazesinde söylediği o sarsıcı cümleyi tam da buraya koymak gerekiyor: "Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim." O gün tetiği çeken de henüz on yedi yaşında bir çocuktu. Aradan geçen koca zamanda o karanlığı sorgulamak yerine kapıya kilit taktık, turnike koyduk, genelge çıkardık. Karanlıksa olduğu yerde duruyor; sadece tetiği çeken çocukların isimleri değişiyor.
Sabah sekizde kapıdan giren bir çocuk düşünün. Adını sadece yoklama alırken duyan, panolardaki başarı listelerinde kendine asla yer bulamayacağını çoktan öğrenmiş, kantinden bir tost alamayan, evde "netin kaç düştü" azarından başka cümle işitmeyen bir çocuk. O çocuk için okul bir gelecek inşası değildir; günde sekiz saat boynunu büküp katlandığı bir bekleme odasıdır.
Katlanılan yerde aidiyet yeşermez. Aidiyetin olmadığı yerde kural, yalnızca arkası dönüldüğünde delinecek, yırtılacak bir kâğıt parçasıdır. Görülmeyen, duyulmayan, sistemin dışına süpürülen çocuğun elinde kalan son var olma biçimi ne yazık ki öfkedir. İlk yazıda nörobilimden ödünç aldığım bir tespiti hatırlatmıştım: Tehdit altındaki beyin öğrenmeye kapanır. Şunu da şimdi ekleyelim: Sürekli tehdit altında tutulan, ezilen ve geleceksiz bırakılan beyin, bir süre sonra tehdidin ta kendisine dönüşür.
Kahramanmaraş'taki saldırganın rehber öğretmenle otuz iki kez görüştüğü söyleniyor. Bu bir "ihmal" vakası değil; fark edilmiş bir çocuğun dahi bu sistem çarklarının arasında tutulamayışının acı belgesidir. Beş yüz öğrenciye tek bir rehberlikçinin düştüğü; o uzmanın da e-okul girişleri, resmi yazışmalar, RAM sevkleri ve tören organizasyonları arasına boğulduğu bir düzende hangi kırılmayı tamir edebilirsiniz? Çocuğu kurtaracak olan haftada kırk dakikalık seanslar değil; çocuğun bizzat içinde yaşadığı, soluk aldığı, ona adıyla yer açan bir okul ekosistemidir.
Turnike Neyi Görür, Neyi Göremez?
Kapıya diktiğiniz polis ya da özel güvenlik çantadaki tüfeği belki görür. Nitekim Bakan Bey de Kahramanmaraş saldırısının ardından saldırganın silahlarını resim dosyasının içinde taşıdığını anlatmış, "oradaki polis, resim dosyasının neyi taşıyıp taşıyamayacağını bir görüşte anlayabilmeli" demişti.
Anlasın, anlasın da; o polis, aylardır teneffüste bahçe duvarının dibinde tek başına bekleyen çocuğu görebilir mi? WhatsApp sınıf grubundan atılanı, kantinde (varsa yemekhanede) yanına kimsenin oturmadığını, öğretmeni adını yanlış söylediğinde artık düzeltmekten bile vazgeçen o çocuğu görebilir mi? Göremez. Çünkü onun görevi çantayı aramaktır, ruhu değil. Turnike bahçeyi kilitler ama çocuğun kalbini açmaz.
Ve okulun adına lütfen dikkatle bakın: Bir mesleki ve teknik Anadolu lisesi. Saldırgan henüz dokuzuncu sınıfta; yani LGS eleğinden yeni geçmiş, sıralamanın kendisine hangi kapıyı gösterdiğini daha yeni öğrenmiş, sistemin ona ayırdığı yeri ilk kez o eşikte fark etmiş bir çocuk.
Geçen hafta ne sormuştum: Çocuk okuldan, okul çocuktan vazgeçtiğinde sıradaki durak neresi? Tezgâh mı, tabut mu?
Bu sabah gördük ki bir üçüncü durak daha varmış: Okulun kapısındaki kaldırım.
Bu saldırıyı cumartesi günü başlayacağımız MESEM dosyasından ayıramayız. Akademik olarak elenen çocuğu ya sanayinin denetimsiz presine sürüp ucuz iş gücü yapıyorsunuz ya da okulun içinde geleceksiz bırakıp kendi öfkesiyle baş başa kilitliyorsunuz. İkisi de aynı çarkın, çocuğu insan değil birer sayı olarak gören aynı düzenin eseridir. Biri tezgâhta iş cinayetiyle can veriyor, diğeri bahçe kapısında tetiğe asılıyor.
Başka Bir Okulu Göze Almak
Bugün yaralı çocukların aileleri hastane kapılarında beklerken kimse "güvenlik önlemlerini kaldırın" diyemez; elbette kapıda önlem de alınacak, arama da yapılacak. Ama kendimizi kandırmayalım: Bunlar pansumandır, tedavi değil.
Gerçek çözüm, bu okul kurgusunun kendisinden vazgeçmeyi göze alabilmektir. Zil sesinden, tek yöne bakan sıralardan, çocukları sıralayan testlerden, beş yüz öğrenciye bir danışman reva gören anlayıştan vazgeçmek... Yerine; çocuğun her sabah neden geldiğini bildiği, adını bilen ve halini hatırını soran en az bir yetişkinle göz göze geldiği, karnının doyduğu, hatanın cezaya değil öğrenme fırsatına dönüştüğü bir deneyim alanı kurmak.
Böyle bir okulda da çatışma olur; insanın olduğu yerde öfke de vardır. Ama birikip patlayan, kaldırıma taşan, av tüfeğine sarılan bir cinnet olmaz. O çocuk, tüfeğe uzanmadan önce çalacak bir kapı, kendini dinleyecek insanlar, sığınacak sahici bir omuz bulur.
Turgutlu'da o üç çocuk hayatta kalsın diye dua ederken, şu soruyu aklımızdan hiç çıkarmayalım:
O on beş yaşındaki çocuk sırtında tüfekle o kapıya doğru yürürken, arkasında bıraktığı okulda onu bekleyen ne vardı?
Cumartesi günü, söz verdiğim gibi, MESEM dosyasının ilk yazısıyla devam edeceğiz.
Yazıda Yararlanılan Kaynaklar:
Manisa Valiliği, Millî Eğitim Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı'nın 22 Eylül 2026 tarihli açıklamaları; olaya ilişkin basına yansıyan haberler.
21 Eylül 2026 tarihli Okul Güvenliği Protokolü'ne ilişkin resmî duyurular.
Nisan 2026 Şanlıurfa ve Kahramanmaraş okul saldırılarına ilişkin haberler; Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in konuya dair Mayıs 2026 tarihli değerlendirmeleri.
Rehber öğretmen başına düşen öğrenci sayısı ve Kahramanmaraş saldırganının okul rehberlik görüşmelerine ilişkin kamuoyuna ve TBMM gündemine yansıyan veriler (Eylül 2026).
Rakel Dink'in 23 Ocak 2007 tarihli cenaze konuşması.