Ezberden Yaşama: Hayat Kimseye Dört Şık Sunmuyor

Eğitimi Düşünmek 12 Eylül 2026 İsmail Örnek 517 okunma
Ezberden Yaşama: Hayat Kimseye Dört Şık Sunmuyor

Bir çocuğun “Ben neden buradayım?” sorusuna cevap veremeyen okul, hangi müfredatı uygularsa uygulasın geçmişin provasını yapıyor.

Geçen yazıyı bir cümleyle kapatmıştım: Hayat kimseye dört şık sunmuyor.

Bizim sınavlarımızda da dört, beş şık var. Bir de yıllardır çocukların kulağına yerleşen o cümle: Dört yanlış bir doğruyu götürür.

Rehber öğretmen olarak çalıştığım yıllarda, elinde deneme sınavı sonuç kâğıdıyla odanın kapısını çalan kaç öğrenciyle konuştuğumu artık hatırlamıyorum. Ama konuşmaların başlangıcı çoğu zaman aynıydı:

“Hocam netim düştü.”

Karşımda ergenlik döneminde, kendi kimliğini oluşturmaya çalışan bir çocuk olurdu. Fakat masanın üzerine bıraktığı kâğıtta çocuk yoktu; Türkçe neti, matematik neti, yüzdelik dilimi, sınıf ortalaması vardı.

Bazen konuşmaya başlayabilmek için önce o kâğıdı masanın kenarına koymak gerekirdi.

Bir keresinde onuncu sınıftaki bir öğrencim, yaptığı dört yanlışın bir doğrusunu götürdüğünü anlatırken ağlamaya başladı. O gün üzerinde çok düşünmediğim bir soru sonradan zihnime yerleşti:

Ya yanlış yalnızca çocuğun optik formunda değilse?

Ya eğitim sisteminin yıllardır tekrarladığı yanlışlar, kâğıt üzerindeki bir doğruyu değil de çocuğun merakını, kendine güvenini, hatta çocukluğunun bir bölümünü alıp götürüyorsa?

Zili çalan okul

Bir okul gününe, o düzeni hiç tanımayan birinin gözüyle bakmayı deneyelim.

Sabah belli bir saatte çalan zil. Kapıların kapanması. Çocukların yaşlarına göre sınıflara ayrılması. Hepsinin aynı yöne baktığı sıralar. Kırk dakika ders, zil, koridor, yeniden zil. Teneffüste nöbetçi öğretmenler. Ders başladığında yarım kalan konuşmaların bir anda kesilmesi.

Bunların bize doğal gelmesinin nedeni, başka türlü bir okul görmemiş olmamız olabilir mi?

Ken Robinson yıllar önce modern okulun örgütlenmesiyle sanayi toplumunun örgütlenmesi arasındaki benzerliğe dikkat çekmişti. Bu eleştiriye bütünüyle katılmak zorunda değiliz. Okulun ve sınavın ortaya çıktığı dünyanın kendi koşulları vardı.

Bilginin zor bulunduğu, kitabın pahalı olduğu, kütüphaneye ulaşmanın herkes için mümkün olmadığı bir dönemde öğretmen gerçekten de başlıca bilgi kaynaklarından biriydi. Bilgiyi hatırlamak, tanımı doğru söylemek, formülü gerektiğinde zihinden çıkarabilmek önemliydi. Sınavların bunu ölçmesi de kendi dönemi açısından anlaşılırdı.

Fakat bugün aynı yerde değiliz.

Çocuğun cebindeki telefon, birkaç saniye içinde benim öğrencilik yıllarımda ulaşmak için günlerce kütüphane dolaşmam gereken bilgiye erişebiliyor. Yapay zekâ, yakın zamana kadar yalnızca insana ait olduğunu düşündüğümüz bazı bilişsel işleri saniyeler içinde yapabiliyor.

Böyle bir dünyada çocuklara hâlâ esas olarak bilgiyi hatırlamayı ve beş seçenek arasından doğru olanı seçmeyi öğretiyorsak, en azından şu soruyu sormamız gerekiyor:

Biz onları hangi dünyaya hazırlıyoruz?

Çünkü test çözmek elbette bir beceri. Hızlı okumayı, dikkat etmeyi, seçenekleri karşılaştırmayı, zamanı kullanmayı gerektiriyor. Sorun testin varlığı değil. Sorun, test çözmenin eğitimin kendisine dönüşmesi.

Bir süre sonra çocuk soru sormayı değil soru tipini tanımayı, merak etmeyi değil çeldiriciyi bulmayı öğreniyor.

Bu ikisi aynı şey değil.

Kâğıttaki müfredat, sınıftaki gerçeklik

Mesele yalnızca sınav sistemi de değil. Asıl mesele, sınavın öğrenme biçimini nasıl değiştirdiği.

Eğitim bilimlerinde yeni olmayan bir bilgiyi bugün yeniden keşfediyoruz: Çocuk, kendisine anlatılanı depolayarak değil, yaşantısının içinde anlamlandırarak öğreniyor.

Dewey'den bugüne uzanan yaklaşımın temelinde bu var. İnsan bir problemi çözerken, bir şeyi üretirken, deney yaparken, tartışırken, yanılırken ve yeniden denerken öğreniyor. Öğrenmenin hayatla temas ettiği yerde bilgi de başka türlü kalıcı oluyor.

Üstelik Türkiye'deki resmî müfredat metinleri de artık büyük ölçüde aynı dili kullanıyor.

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli; becerilerden, eğilimlerden, kavramsal öğrenmeden, disiplinler arası ilişkilerden söz ediyor. Bunların önemli bir bölümünü eğitim açısından değerli buluyorum. Kâğıt üzerinde bakıldığında öğrenciyi yalnızca bilgi ezberleyen biri olarak görmeyen bir yaklaşım var.

Fakat okul yalnızca müfredat metniyle çalışmıyor.

Okulun üzerinde başka ve çok daha güçlü bir mekanizma var: Sınav.

LGS yerinde duruyor. YKS yerinde duruyor. Okulun başarısı, öğretmenin başarısı, öğrencinin başarısı ve çoğu zaman ailenin geleceğe ilişkin umudu bu sınavların sonuçlarına bağlanıyor.

Böyle bir sistemde öğretmene “beceri temelli öğret”, öğrenciye ise birkaç yıl sonra “şimdi seni milyonlarca kişiyle merkezi sınavda sıralayacağım” dediğinizde hangisinin sınıfı belirleyeceğini tahmin etmek zor değil.

Yıllar içinde bunun pek çok örneğini gördüm.

Okullar atölyeler kuruyor, projeler başlatıyor, kulüpler açıyor. Sonra sekizinci ya da on ikinci sınıfa gelindiğinde bunların önemli bir bölümü sessizce geri çekiliyor.

Çünkü veli sınavı düşünüyor.

Öğretmen sınavı düşünüyor.

Okul yönetimi sınav sonucunu düşünüyor.

Çocuk da bir süre sonra başka bir şey düşünemez hâle geliyor.

Burada birilerini tek başına suçlamak kolaycılık olur. Öğretmenin de velinin de davranışını belirleyen bir sistem var. Ölçme sistemi neyi ödüllendiriyorsa öğretim zamanla oraya yöneliyor.

Sonra öğrenci derste elini kaldırıp hepimizin defalarca duyduğu o soruyu soruyor:

“Hocam bunu gerçek hayatta nerede kullanacağız?”

Bence bu sorunun altında başka bir soru daha var:

“Ben neden buradayım?”

Sekiz saatini verdiği bir kurum hakkında bir çocuğun bunu sorması son derece ciddi bir soru. Biz yetişkinlerin vereceği cevabın da “sınavda çıkacak”tan daha iyi olması gerekiyor.

Diplomanın bozulan vaadi

Okulun bu soruya geçmişte daha güçlü bir cevabı vardı.

Oku. Çalış. Diploma al. Kendi ayaklarının üzerinde dur. Anne babandan daha iyi koşullarda bir hayat kur.

Cumhuriyet'in kamusal eğitim idealinin en güçlü yanlarından biri buydu. Eğitim yalnızca bilgi vermiyordu; toplumsal hareketlilik vaat ediyordu.

Yoksul bir ailenin çocuğu okuyarak öğretmen, mühendis, doktor, teknisyen, memur olabiliyordu. Okul, hayatlar arasındaki mesafeyi azaltan bir araçtı.

Bugün bu vaat ciddi biçimde aşınmış durumda.

Randall Collins'in yıllar önce tartıştığı “diploma enflasyonu” artık bizim de günlük hayatımızın bir parçası. Üniversite sayısını artırdık, kontenjanları büyüttük, hemen her şehirde yükseköğretim kurumu açtık. Fakat diploma sayısındaki artışın karşılığında aynı ölçüde nitelikli ve güvenceli istihdam yaratamadık.

Sonuçta üniversite diploması birçok genç için geçmişte taşıdığı anlamı taşımıyor.

TÜİK verilerinde eğitimde ve istihdamda olmayan gençlerin yüksek oranı, genç işsizliği ve yükseköğretim mezunlarının iş bulma sorunları bunun yalnızca hissedilen bir durum olmadığını gösteriyor.

Ben bunu veli görüşmelerinde daha basit bir cümleyle çok kez duydum:

“Hocam, ben çocuğumun mutlu olmasını istiyorum ama önce bir yere girsin.”

Bu cümleyi yıllarca düşündüm.

Aslında anne babanın yaşadığı sıkışmayı çok iyi anlatıyor. Aile bir yandan çocuğunun sevdiği işi yapmasını, iyi bir insan olmasını, hayatını kurmasını istiyor. Bir yandan da önünde acımasız bir eleme sistemi olduğunu biliyor.

Bu yüzden çocuk resim yapmak istese de matematik kursuna gidiyor. Bir şey üretmek istese test çözüyor. Hafta sonunu arkadaşlarıyla geçirmek istese deneme sınavına giriyor.

Çünkü aile de korkuyor.

Okuldan beklediği iki şey var: çocuğunu hayata hazırlaması ve mevcut yarışta geride bırakmaması.

Bugünkü okul sistemi birincisini yeterince yapamıyor, ikincisini de garanti edemiyor.

Dershane, kurs ve özel ders ekonomisinin büyüdüğü boşluk tam olarak burası.

Yarışın dışında kalanlar: MESEM

Bir de sınav yarışında kalamayanlar var.

“Akademik başarısı düşük” denilen çocuklar.

Yoksul ailelerin çocukları.

Okulla bağı erken zayıflayanlar.

Tam burada, Çukurova Üniversitesi'ndeki öğrencilik yıllarımdan beri çalışmalarını ve eğitim mücadelesini takip ettiğim Prof. Dr. Adnan Gümüş'ün yıllardır ısrarla sorduğu temel soruya dönmek gerekiyor:

Çocuk nedir?

Bana kalırsa eğitim üzerine yaptığımız bütün tartışmaların altında bu soru yatıyor.

Çocuğu geleceğin çalışanı olarak mı görüyoruz?

Sınava hazırlanacak öğrenci olarak mı?

Ekonominin ihtiyaç duyduğu iş gücü olarak mı?

Yoksa kendi hayatını kurma hakkı olan, bugün de çocuk olan bir insan olarak mı?

MESEM tartışmasını bu sorudan bağımsız ele alamayız.

Mesleki eğitim elbette gereklidir. Hatta Türkiye'nin ciddi biçimde nitelikli mesleki eğitime ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Bir gencin iyi bir elektrikçi, tornacı, kaynakçı, aşçı ya da teknisyen olarak yetişmesi neden üniversite diplomasından daha değersiz olsun?

Sorun mesleki eğitim değil.

Sorun, eğitimin çocuk emeğini meşrulaştıran bir mekanizmaya dönüşmesi.

Bugünkü MESEM uygulamalarında yüz binlerce çocuk haftanın dört günü işletmede, bir günü okulda bulunuyor. Eğitim Reformu Girişimi'nin izleme raporlarında 15-18 yaş grubundaki MESEM öğrencilerinin sayısının yüz binlerle ifade edilmesi bile tek başına üzerinde durulması gereken bir tablo.

Fakat sayıdan daha önemli bir şey var.

Bu çocukların nerede, hangi koşullarda, kaç saat çalıştığı; gerçekten bir meslek öğrenip öğrenmediği; iş güvenliğinin sağlanıp sağlanmadığı ve çocuk olmanın getirdiği haklarının korunup korunmadığı.

2026 yılında kamuoyuna yansıyan iş kazası ve çocuk ölümü verileri, bu konuda çok daha ciddi bir denetim ve hesap verme ihtiyacını gösteriyor. Bakanlığın farklı tarihlerde verdiği rakamlar arasındaki fark bile ayrıca açıklanmaya muhtaç.

On beş yıl rehber öğretmen olarak çalışmış biri olarak mesleki eğitime karşı çıkmıyorum.

Ama haftada elli saati aşan çalışma sürelerine, denetimsiz işyerlerine, kullanılmayan izinlere ve iş cinayetlerinde ölen çocuklara “eğitim” denilmesine itiraz ediyorum.

Çünkü on dört, on beş yaşındaki bir çocuğun öğrenme hakkıyla ucuz iş gücü ihtiyacını birbirine karıştırmaya başladığımız anda eğitimden başka bir şey konuşuyoruz demektir.

Bir tarafta sınav kazanabilsin diye çocukluğunun önemli bir bölümünü test kitapları arasında geçiren gençler var.

Diğer tarafta okulda tutamadığımız ve çok erken yaşta işyerlerine gönderdiğimiz çocuklar.

İlk bakışta birbirine çok uzak iki grup gibi görünüyorlar.

Bence değiller.

İkisinde de çocuğun bugünkü hayatını, gelecekte ulaşmasını istediğimiz bir sonuç uğruna kolayca feda edebiliyoruz.

Belki yeniden o dört yanlış meselesine dönmek gerekiyor.

Bazen yanlışlar yalnızca doğruları götürmüyor.

Çocukların hayatından bir şeyler götürüyor.

Peki ne yapacağız?

Buradan “okulları kapatalım”, “müfredatı kaldıralım” ya da “çocuk istediğini yapsın” gibi bir sonuca çıkmıyorum.

Tam tersine, kamusal okulun bugün her zamankinden daha önemli olduğunu düşünüyorum.

Çünkü kamusal okuldan vazgeçtiğinizde ortaya çıkan boşluğu piyasa dolduruyor. Parası olan çocuk başka, olmayan çocuk başka eğitim alıyor. Eğitimde zaten var olan eşitsizlik daha da büyüyor.

Fakat kamusal okulu savunmak, bugün var olan her uygulamayı savunmak anlamına da gelmemeli.

Okulu yeniden düşünmek zorundayız.

Çocuğun toprağa dokunabildiği, bir şeyi elleriyle üretebildiği, bilimsel bir problemi araştırabildiği, felsefe konuşabildiği, sanatla uğraşabildiği, hata yapabildiği, arkadaşlarıyla ortak bir iş çıkarabildiği bir yer…

Derslerin birbirinden kalın duvarlarla ayrılmadığı bir okul.

Bahçenin yalnızca teneffüste çocukların çıkarıldığı boş bir alan olmadığı bir okul.

Atölyenin birkaç fotoğraf çekilip okulun internet sitesine konulan vitrin değil, gerçekten kullanılan bir öğrenme mekânı olduğu bir okul.

Öğretmenin sürekli yetiştirmesi gereken kazanımların, öğrencinin sürekli çözmesi gereken testlerin altında ezilmediği bir okul.

Bunların hiçbiri yalnızca müfredata yeni bir madde eklemekle olmaz.

Zili konuşmak gerekiyor.

Ders süresini konuşmak gerekiyor.

Sınıfların mimarisini konuşmak gerekiyor.

Ölçme ve değerlendirmeyi konuşmak gerekiyor.

Öğretmenin çalışma koşullarını, okul yöneticisinin yetkisini, velinin kaygısını ve çocuğun söz hakkını birlikte konuşmak gerekiyor.

Yani mesele yeni bir müfredattan daha büyük.

Önümüzdeki yazıda biraz da bunu tartışmak istiyorum: Okulun zamanını, mekânını ve ilişkilerini yeniden kursaydık nasıl bir öğrenme ekosistemi ortaya çıkardı?

MESEM meselesini ise birkaç paragrafın içine sıkıştırmak istemiyorum. Çocuk emeği, mesleki eğitim ve okuldan kopuş ilişkisini ayrıca ele almak gerekiyor.

Şimdilik başladığımız yere dönelim.

Bir çocuğun yanlış yaptığı dört soru, sınavda bir doğrusunu götürüyor.

Peki eğitim sisteminin yanlışlarının karşılığını kim ödüyor?

Bunca yıl okul koridorlarında dolaştıktan sonra benim cevabım giderek daha netleşiyor:

Çocuklar.

O yüzden bir okul hakkında sorabileceğimiz en basit soru belki de en önemlisi:

Yarın sizin okulunuzda bir çocuk öğretmeninin karşısına geçip,

“Hocam, ben neden buradayım?” diye sorsa, ona ne cevap verirdiniz?

İsmail Örnek

Yazar

İsmail Örnek

Bayetav Vakfı · Eğitim Proje Geliştirme

İsmail Örnek; eğitim proje geliştirme alanında çalışan, akademik koordinatör, rehber öğretmen ve Öğretmen Ağı Değişim Elçisidir. 2011–2023 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığında farklı kademelerde rehber öğretmen olarak görev yaptı. Kapsayıcı eğitim, psikososyal destek, eğiti...

Yazarın tüm yazıları