Bu köşede geride bıraktığımız üç haftadır aslında tek bir büyük sorunun etrafında, aynı çemberi adım adım daraltıyoruz.
İlk yazıda sınavların hayatı nasıl ipotek altına aldığını, çocukları birer "net ve sıralama nesnesine" çeviren o acımasız yarışın içinde gerçek öğrenmenin nasıl buharlaştığını konuştuk (Sınavların Gölgesinden Yaşamın Merkezine). Eğitimi yaşamın provası olmaktan çıkarıp bir eleme mekanizmasına dönüştüren akla itiraz ettik.
Hemen ardından meselenin yalnızca bir müfredat ya da sınav tekniği tartışması olmadığını; sınıfa aç giren bir çocuğa hiçbir pedagojik modelin dokunamayacağını tartıştık (Boş Beslenme Çantaları: Gizli Açlık ve Bir Öğün Yemek Hakkı). Sosyal devletin en asgari varlık sebebi olan "bir öğün ücretsiz sıcak yemek ve temiz su" güvencesi kamusal okuldan çekildiğinde, kantin kapısındaki "askıda tost" kuyruklarının ve boş beslenme çantalarının çocukluk onurunu nasıl zedelediğini ortaya koyduk.
Geçen hafta ise madalyonun diğer yüzüne, okulun bir mekan ve kurgu olarak içine düştüğü derin anlam krizine baktık (Ezberden Yaşama: Hayat Kimseye Dört Şık Sunmuyor). Zillerle yönetilen, sıraları bir fabrikanın montaj bandı gibi tek yöne bakan o 19. yüzyıl mimarisinin bugünün dünyasına dar geldiğini; Cumhuriyet’in yurttaşına verdiği "okursan sınıf atlarsın" sözünün, yani o toplumsal asansörün halatının koptuğunu yazdık. Ne eğitimde ne istihdamda olan yüz binlerce diplomalı genç ve işsizliğin ertelendiği bekleme odaları...
Bütün bu hattı art arda koyduğumuzda, okulun içinde derin bir yarılma ve karşılıklı bir kopuş beliriyor.
Sınav odaklı o büyük yarışın dışında kalan, beslenme çantasını dolduramayan, okulun mekânsal sıkışmışlığı içinde "Ben her sabah neden buradayım?" sorusuna bir türlü yanıt bulamayan çocuklara ne oluyor?
Mesele sadece okulun çocuğu gözden çıkarması da değil. Kendisine hiçbir gelecek vadetmeyen, merakına alan açmayan, karnını dahi doyuramayan o mekanları bizzat çocukların da zihninde ve kalbinde çoktan terk etmiş olması bu. Aidiyetini yitirdikçe davranış problemleriyle etiketlenen, sınıfta kaldıkça sistemin "uyumsuz" ilan ettiği, zorla tutulduğu sınıfta öğretmenini de idaresini de çaresiz bırakan; nihayetinde okulun çocuktan, çocuğun ise gelecek umudunu kestiği o okuldan karşılıklı olarak vazgeçtiği bir kırılma yaşıyoruz.
Peki, iki tarafın da birbirinden böylesine vazgeçtiği yerde ne oluyor?
Cevap maalesef sınıflarda değil; organize sanayinin pres tezgâhlarında, oto sanayi sitelerinde ve inşaat iskelelerinde.
Mekânın İflası: İçeride Kalan Şiddet, Dışarı Atılan Çocuk
Çünkü okul; çocuğu merakıyla, yeteneğiyle ve özne oluşuyla kucaklayamadığında, üstelik karnını dahi doyuramadığında meşruiyetini yitiriyor. Birbirinden vazgeçenlerin mekânında içeride kalanlar için bu çaresizlik bir öfke, akran zorbalığı ve şiddet sarmalına dönüşüyor. Okulun taşımaktan vazgeçtiği, çocuğun ise bir an önce kaçmak istediği o kapının ardında ise piyasanın formülü hazır bekliyor: Erken yaşta kurumsallaştırılmış çocuk emeği.
Bugün MEB istatistiklerinde sayısı yüz binleri aşan, örgün eğitimin dışına kayan devasa MESEM dalgası bir "mesleki eğitim tercihi" falan değildir. Bu; karnı doymayan, geleceksizlik üreten okuldan kaçmak zorunda kalan yoksul çocukların, kamusal eğitim eliyle piyasaya ucuz iş gücü olarak devredilmesidir.
Çukurova Üniversitesi’nden Prof. Dr. Adnan Gümüş’ün saha çalışmalarına ve analizlerine dayanarak altını ısrarla çizdiği gibi; bugün MESEM adı altında yüz binlerce çocuk haftada 50 saati aşan ağır bir mesaiyle, yetişkin işçilerin bile zorlandığı vardiyalarda çalıştırılıyor. Çocukluk hakkını, dinlenme hakkını ve gelişim çağını yok sayan; çocuğu okuldan koparıp sanayinin en denetimsiz çarkına fırlatan bu düzen meslek edindirmiyor, açıkça çocuk emeği sömürüsünü devlet eliyle meşrulaştırıyor.
Bir Vaha ile Çölün Arasındaki Gerçek
Bu tabloyu yalnızca istatistiklere bakarak yazmıyorum; bizzat o çarkın idari ve pedagojik mekanizmasını solumuş biri olarak konuşuyorum. Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesi içinde yer alan KOSBİ Zülfü-Mevlüt Çelik MTAL’de akademik koordinasyondan sorumlu müdür yardımcısı olarak görev yaptım. Okulun müdürü, MEB yıllarından beri yol arkadaşım olan, Öğretmen Ağı’ndan ve KODA’nın köy okulları mücadelesinden tanıdığım, kamusal eğitime yürekten inanan Nuray Gowans idi.
Ben orada yalnızca bir dönem bulunabildim; ancak başta okul müdürü Nuray Gowans olmak üzere tüm öğretmen kadrosunun bugün hâlâ aynı inat ve özveriyle sürdürdüğü o çabaya yakından tanıklık ettim. Onlar o kampüste; çocuğun eline çapak batmasın, meslek öğrenirken çocukluğu elinden kayıp gitmesin, okul onları piyasanın vahşi koşullarına karşı koruyan kamusal bir zırh olsun diye muazzam bir emek veriyorlar. Çocuğu 14 yaşında sokağa ve denetimsiz bir atölyeye terk etmeden; okulun kendi atölyesinde, öğretmen gözetiminde, kültürden, spordan ve akran ilişkilerinden koparmadan da bir teknik formasyon verilebileceğini sahada kanıtlamaya devam ediyorlar.
Fakat tam da o masada oturmuş, o emeği görmüş biri olarak gerçeği saklayamayız: KOSBİ Zülfü-Mevlüt Çelik MTAL ve oradaki meslektaşlarımın mücadelesi, mesleki eğitimin okul çatısı altında nasıl kurulabileceğine dair kıymetli birer vaha, iyi niyetli birer adadır. Ancak bu sistemin bütünü içinde istisnadır. Bu tür sınırlı kontenjanlı kurumlar, meselenin birkaç duyarlı eğitimcinin ya da kurumsal yapının iyi niyetine bırakılamayacağını bize çok net gösteriyor. Daha da tehlikelisi; bu istisnalar doğru kavranmazsa, geri kalan devasa çölün ve yangının üzerini örten bir vitrine dönüşme riski taşır.
Çünkü asıl soru orta yerde duruyor: KOSBİ Zülfü-Mevlüt Çelik MTAL’deki o fedakâr kadronun kurduğu yapı kurumsal bir vaha ise, geri kalan yüz binlerce yoksul çocuk hangi çölde, kimin pres tezgâhında hayatta kalma savaşı veriyor?
Yangının Rakamları ve İtiraf Edilen Tablo
Geçen hafta söylediğimiz o söz bir metafordan ibaret değildi: Sistemin yanlışları kâğıttaki bir doğruyu değil, sıradaki çocuğu götürüyor.
Karşımızdaki bilanço artık resmi tutanaklarda dahi gizlenemiyor:
- Millî Eğitim Bakanlığı, Haziran 2026’da TBMM’ye verilen bir soru önergesine sunduğu yanıtta MESEM’lerin kuruluşundan bu yana 10 yılda 13 çocuğun hayatını kaybettiğini açıklamıştı.
- Aradan sadece üç ay geçti; Eylül 2026’da verilen başka bir resmi yanıtta, yalnızca son iki yılda 9 bin 950 iş kazası ve 37 çocuk ölümü kayıtlara geçti.
- İSİG Meclisi’nin bağımsız raporlarında ise son on yılda iş cinayetlerinde yaşamını yitiren çocuk işçi sayısı 860’ı çoktan aştı.
Bu rakamlar arasındaki uçurum basit bir bürokratik evrak hatası değildir; sorumluluktan kaçışın, denetimsizliğin ve organize sanayiye terk edilen çocuk hayatlarının resmi itirafıdır. Haftada dört gün çocuğu denetimsiz işletmelere gönderip, koordinatör öğretmenin ayda bir doldurduğu matbu formlarla "denetim yapıyoruz" demek gerçeği perdelemiyor.
Bir Dosya Açıyoruz: MESEM Gerçeği
Sınav merkezli tek tipçilikle başlayan, boş beslenme çantalarıyla derinleşen, okulun mekânsal iflasıyla iki tarafın da birbirinden vazgeçtiği bu süreç; nihayetinde çocukları tezgâh ile tabut arasına sıkıştırmıştır.
MESEM meselesi; cilalı "ahilik ve çıraklık kültürü" söylemleriyle ya da birkaç bürokratik genelgeyle geçiştirilemeyecek kadar ağır; pedagojik, hukuki, sınıfsal ve doğrudan yaşam hakkını ilgilendiren ahlaki bir krizdir.
Bu yüzden önümüzdeki haftadan itibaren bu köşede çok boyutlu bir MESEM Dosyası açıyoruz.
Mevzuatın arkasındaki yasal boşluklardan İşsizlik Sigortası Fonu’ndan sermayeye aktarılan milyarlara; 14-17 yaş grubunun nörolojik ve fiziksel gelişiminden denetimsiz işletmelerdeki ağır çalışma koşullarına kadar bu çarkı bütün yönleriyle masaya yatıracağız.
Dosyanın ilk sorusunu şimdiden soralım:
Devlet kasasından finanse edilen ve adına "mesleki eğitim" denen bu devasa çark kimin ihtiyacını karşılıyor? Tezgâhın başındaki 15 yaşındaki çocuğu mu, yoksa bedava emek arayan piyasayı mı?
Yazıda Yararlanılan Kaynaklar:
Prof. Dr. Adnan Gümüş:
TBMM Tutanakları ve Bakanlık Yanıtları: Millî Eğitim Bakanlığı'nın MESEM kapsamındaki iş kazaları, yaralanma ve çocuk ölümlerine ilişkin milletvekili soru önergelerine verdiği Haziran 2026 ve Eylül 2026 tarihli resmi yazılı cevaplar.